Arabic Turkish
 
2005-08-19   Arkadþýna gönder
1317 (499)


KERKÜK’TEKİ HANÇER - 3


Hüseyin MÜMTAZ

Biz Kerkük’te PKK’nın ‘’ofis’’ açıp paçavra dalgalandırmasını; sırtımıza saplanan Arap-Kürt-ABD hançeri olarak nitelemiştik.
Bir hafta sonra aynı şehirde stand açılıp ‘’Abdullah Öcalan'ı siyasi iradem olarak görüyor ve kabul ediyorum" yazılı bir metin için imza toplanıyor olması ise mahût hançerin kıvrılarak çıkartılıp bu defa böğrümüze saplanması anlamına gelmektedir.
Önce Irak’la ilgili bazı gerçekler…
Kerkük; 1071’den en az yüzyıl daha önceden beri Türkmen şehridir.
Irak’ta 3 milyon Türkmen yaşamaktadır.
Kerkük, Türkmenlerin başşehridir.
Irak’ta göstermelik bir işbirlikçi hükümet olsa da hâkim otorite Amerika’dır.
Amerika, Erdoğan’ın söylediğine göre ‘’stratejik ortağımız’’dır.
Amerika PKK’yı ‘’terörist örgüt’’ saymaktadır.
Amerika Irak’ta 70 milyonluk NATO müttefiki Türkiye ile değil; üç buçuk baldırı çıplak peşmerge ile stratejik ortaklık yapmaktadır.
Bir Kürt, Cumhurbaşkanı’dır.
Bir diğer Kürt ‘’Güney Kürdistan Bölge Başkanı’’dır.
Güney Kürdistan Başkanı Barzani ‘’Asla Irak bayrağını asmayacağız’’ demekte; Anayasa’ya, sekiz yıl sonra ‘’kendi kaderlerini tayin için referandum’’ maddesini koymaya çalışmaktadır.
Güney Kürdistan gevşek bir federasyon istemektedir.
En büyük güç olan Şiiler de, madem öyle, biz de ayrı federasyon isteriz demektedir.
Şiiler, gelecekteki Irak’ın İran’dan beter bir şeriat devleti olmasını istemektedirler.
Amerika güya Irak’ın parçalanmamasını istemektedir.
Akepe de güya aynı şeyi istemekte; hâttâ daha önce de söylediğimiz gibi ‘’sisteme entegre olurlar da ayrılık-gayrılık istemezler’’ düşüncesiyle bir Kürdün Cumhurbaşkanı olmasını desteklemektedir.
Akepe dönüp Türkmenlere de ‘’sakın bağımsızlık istemeyin.. Kendinizi hep Irak’ın bir parçası olarak görün’’ demektedir.
Bu omurgasız, yanar döner ve mahallinde oturup eza ve cefayı çekenlerce değil, Ankara’dan uzaktan komuta ile yön verilmeye çalışılan Türkmen siyaseti sonucu herkes her şeyi istemekte; Kürtler, Şiiler ayrı bölge istemekte fakat bir tek Türkmenler hiçbir şey talep etmeden elleri boş, elleri böğürlerinde beklemektedirler.
Irak’ın üçe bölünmesi; Şii-Sünni ve Kürt bölgelerine ayrılması yılların Yahudi politikasıdır.
Elmalarla armutların toplanması; yâni hem etnik, hem mezhep bölünmesine gidilmesi sadece Türkmenleri bölmek için planlanan bir Yahudi oyunudur.
Çünkü sadece etnik bölünme olsa Araplar, Kürtler ve Türkmenler ayrılığı olacaktı.
Sadece dini bölünme olsa Şiiler-Sünniler olacaktı.
İşi çorbaya döndürmek için elma armut denklemi yeğlenmiş ve Türkmenler karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmıştır.
Son seçimlerde Türkmenler; aynı Kıbrıs referandum sürecinde olduğu gibi Akepe sayesinde önce yerliler-Ankara’dan komuta edilen güdümlüler olarak ikiye ayrılmış, sonra da bir kısmı Kürtlerle işbirliği yapmak için Türkmen Cephesi’nden ayrılmıştır.
Yâni Türkmenler hem dış etmenler, hem iç etmenler yüzünden resmen ve alenen ‘’bölünmüşlerdir’’.
Gelinen noktada Kuzey Irak’ta PKK yuvalanabilmekte, ayrı bir devlet kurulabilmekte, askerin başına çuval geçirilebilmekte ve Kerkük’te PKK paçavrası asılıp eşkıya reisi için imza toplanabilmektedir.
İşte 3 senelik Akepe politikası sonucu geline nokta budur.
Türkiye’nin Irak sınırının güneyi Barzani bölgesidir.
Barzani’nin tek para kaynağı Habur’dan topladığı haraçlardır.
Akepe Habur’u kapatıp, Türkmen bölgesinden bir kapı açmayı bile becerememektedir.
Erdoğan; baştan beri ‘’180.000 kişilik Kıbrıs Türk’ü koca Türkiye’nin AB rüyasını mı engelleyecek?’’ yaklaşımındadır ama gelinen noktada 180.000 Türk değil, 750.000 Rum engeller, şantaj yapar hâle gelmiştir.
Aynı şekilde üç buçuk baldırı çıplak peşmerge; 5 veya 6 yüz PKK’lı engeller hâle gelmiştir.
Akepe için çevre ülkelerdeki Türkler hep; ‘’atılması gereken safra’’dır. Çevrede hiç Türk olmamalıdır, Türkler problemleriyle Türkiye’yi; Akepe’yi rahatsız etmemelidir ki Akepe hocamgillerle beraber AB yolunda uygun adım yürüsün.
Onun için her yurt dışı gezide oradaki Türklere ‘’Bulunduğunuz ülkenin dilini öğrenin, entegre olun, o ülkenin refahı için çalışın’’ denmektedir.
Bakın Grossman, Çongar’ın çuval sorusunu nasıl yanıtlıyor:
"Tabii, olayın Türk ordusu ve halkı üzerindeki etkisini azımsamıyorum. Ama 2005 yazında, bu olayın hâlâ hafızalarda olduğundan emin olsam da, Türk ve Amerikan askerlerinin, subaylarının ve liderlerinin bugün geleceğe ilişkin kararlarını, 4 Temmuz 2003'te ne olduğuna dayandırmayacaklarını sanıyorum."
Bence de bu saptama birkaç yönden son derece önemli olup olayın en can alıcı noktasıdır.
Grossman’a ‘’Türk askerlerinin, subaylarının ve liderlerinin bugün geleceğe ilişkin kararlarını, 4 Temmuz 2003'te ne olduğuna dayandırmayacakları’’ fikrine götüren em3areler nelerdir?
Ona kim vermiştir böyle bir garanti; yahut sadece izlenim?
Bu lâfı, giderayak Edelman’ın söylediği; ‘’Dört ve üçyıldızlı generallerle işler tamam. Sıra şimdi alt kademelerde’’ sözü ile alt alta koyun bir daha okuyun.
Günde üç sefer yemeklerden önce ve sonra okuyun.
Neden kimse Süleymaniye çuvalının bir milat olduğunu, o sırada görevde bulunan bütün atanmış ve seçilmişlerin bu emsalsiz nişâneyi mahşere kadar taşımak zorunda olduklarını anlamıyor?
Bakın Suriye’de PKK’lılar hükümet güçleriyle çatışıyor.
İRAN devlet radyosu, PKK'nın İran'daki örgütü "Özgür Yaşam Partisi"ne (PEJAK) bağlı teröristlerin 4 İran askerini öldürdüğünü açıklarken, ABD'li komutanların Irak'ın Musul kentinde bu örgüt yöneticileriyle toplantı yaptığını öne sürüyor.
"Özgür Politika" gazetesine konuşan terör örgütü elebaşılarından Mustafa Karasu, ABD'nin Irak'ta kendilerine karşı harekete geçemeyeceğini söylüyor.. Hiç kimseden izin almadan 20 yıldır Kuzey Irak'ta bulunduklarını söyleyen Karasu, "ABD, bizi karşısına alarak herhangi bir kayıp verdiğinde bunu kendi kamuoyuna izah edemez" diyor.
Peki Türkmenler ne diyor?
Şam’daki Suriye Türkmenlerinin temsilcisi Erşad Salihi, Kürt ve Şiilerin Irak’ta bağımsız bir askeri güç oluşturması halinde, Türkmenlerin de varlıklarını korumak adına askeri güç kurması gerektiğini söylüyor.
Kürtlere yardım edildiği gibi bu gücü oluşturmak için başka devletlerin Türkmenlere yardım sunması gerektiğini söyleyen Irak’ta herkesin, işini güç kullanarak yürüttüğünü ifade ediyor ve Türkmenlerin bu gücü kullanmadığı için hükümete söz geçiremediğini vurguluyor. 1.Suriye’deki Türkmen böyle diyor da, Irak’taki Türkmen ne diyor? 2. Türkiye’deki Türkmen ne diyor? 3.Erşad Salihi; neden ‘’başka devletlerin Türkmenlere yardım sunması gerektiğini’’ söylüyor da o ‘’başka devletin’’ adını koyamıyor bir türlü?
Türkiye veya Irak’ta Türkmen Lideri diyebileceğimiz, herkes tarafından tanına bir lider neden yok?
Neden çevre ülkelerin hiç birisinde bir lider Türk yok?
Çıkmıyor mu; yoksa Türkiye’nin politikası sonucu yetişmiyor, yetişenlerin de önü kesiliyor mu?
Hep söyledik; ‘’batı’’nın güneydoğuya bakışı Kuzey Irak ile paralellik arz ediyor, ikisini aynı bölge olarak görüyorlar diye..
Kreschmer’in; ‘’Ordunun statüsü engel’’ ve Avrupa Komisyonu’nun güneydoğu için uluslar arası komisyon isteğinden sonra; 3 Ekim’den önce Ek protokolun imzalanmasından sonra ‘’Üçüncü bir şart’’ daha geldi..
Hem hükümetin arayışlarını, hem asker-sivil arasındaki 'yetki tartışmasını' yakından izleyen AB, terörle mücadelede insan hakları standartlarına uymanın şart olduğunu belirtirken, Türkiye'ye "Terörle mücadele ediyorum diyerek ifade özgürlüğünü hiçe saymayın. 6’ıncı Uyum paketiyle kaldırdığınız Terörle Mücadele Yasası'nın (TMY) 8. maddesini yeniden getirmeyin" dedi.
Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği, Brüksel'in, Ankara'daki 'terörle mücadele ve yetki' tartışmalarına bakışını, hükümete telkin ve uyarılarını Dışişleri Bakanlığı'na ulaşırdı. Bakanlığa ulaşan yazılarda, TMY'nin, devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda suçuna üç yıla kadar hapis öngören 8. maddesinin 2003'te 6. uyum paketiyle kaldırıldığına dikkat çekildi. Yazıda, buna karşın, terörle mücadelede 'kısıtlı yetkiye' sahip olduğunu belirten askerlerin, 'bölücülük propagandası rahatlıkla yapılabiliyor' yakınmasında olduğu anımsatıldı. Bölücülük propagandasına 'fren' istenirken ifade özgürlüğünün göz önünde tutulmasına dikkat çeken AB, bu yöndeki düzenlemelerin Türkiye'yi demokrasi yolunda geriye götürmemesini ve altıncı uyum paketinden geri adım atılmamasını istedi.
AB, TMY'de yeni düzenlemeye gidilirken Türkiye’den şunları göz önünde bulundurmasını istedi:
• Geçmişte TMY 8'den verilen her karar üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 10. maddesinin (ifade özgürlüğü) ihlal edildiği sonucuna varmış ve Türkiye'yi mahkûm etmiştir.
• Yani AİHM, TMY 8'i AİHS'ye aykırı buldu. TMY 8'le ilgili her başvuruda Türkiye tazminat ödedi. TMY 8'in kaldırılması veya AİHS standartlarına uygun kılınması yükümlülüğü doğdu.
• TMY 8'in kaldırılması 'AB emri' ile değil, Türkiye'nin AİHM kararlarına uyum yükümlülüğü bağlamında gerçekleşmiştir.
• TMY 8'in geri gelmesi, uluslararası yükümlülüklere aykırı olacak, AİHM kararlarına uyma iradesinin sorgulanmasına yol açacak.
• Terörle mücadele, her devletin hakkı. Ancak teröle mücadelede insan hakları standartlarına uymak da devletler için bir yükümlülüktür.
AB’nin ‘’bölgenin bütünü’’ ile ilgili görüşü bu..
ABD’ninkileri de resmi basın sözcüsü konumundaki Yasemin Çongar’dan dinleyelim:
Ama (ABD Dışişleri'nin) 28 Şubat 2005 tarihli yıllık insan hakları raporu bu konuda şunları söylüyormuş:
Rapor son dönemdeki iyileşmelere rağmen, Türkiye'de insan hakları ihlallerinin sürdüğünü ve Güneydoğu'nun bu bakımdan genelden daha vahim bir tablo oluşturduğunu saptıyor. Rapor, "Kürt taraftarı" diye tanımladığı DEHAP'a yönelik "taciz" girişimlerine geniş bir paragraf ayırmış; Kürt meselesine ilişkin asıl saptamalarını ise , "Milliyet/Irk/Etnik köken kaynaklı Azınlıklar" başlığı altında yapıyor: "Toplumsal ya da siyasi olarak Kürt kimliklerini açıklayan ya da kamusal alanda Kürtçeyi kullanmayı savunan Kürtler sansür, taciz ya da kovuşturma riskini almışlardır. Yıl süresince gelişmeler olmakla birlikte hükümet, Kürtçe ve diğer azınlık dillerinin radyo ve televizyonlarda kullanılması konusundaki önemli kısıtlamalara devam etmiştir" diyormuş.
‘’Uzmanlar’’ Çongar’a Başbakan, sözlerinin gerisini getirmeli. Bu da öncelikle 3 adımla mümkün demişler.
‘’İlk adım, konuştuğum uzmanın ‘Diyarbakır Baharı’ dediği süreç: Kürt sorununun geniş katılımla tartışılabileceği bir toplumsal ortam. Kürtçe yayınlar üzerindeki kısıtlamaların kalkması.
İkincisi, Güneydoğu'ya yönelik refah arttırıcı önlemler: Mezralara dönüşün sağlanması. Bölge için daha önce açıklanan 13 iktisadi paket gibi kağıt üzerinde kalmayacak bir kalkınma programı.
Üçüncüsü, Kuzey Irak'a farklı bir bakış: Ankara'nın Iraklı Kürtler ile diyaloğunu ilerletmesi; onlarla pozitif bir ilişki kurarak PKK'ya karşı pozisyon almalarını kolaylaştırması.Bu 3 adımı sıralayan uzmanın üzerinde durduğu bir diğer nokta, Türkiye'de terör karşıtı Kürt siyasi oluşumlarının engellenmemesi gereği:
‘Ciddi bir Kürt partisi Türkiye siyasetinde yerini almadıkça bu sorun çözülmeyecek. Kürtler, öncelikle göğüslerindeki sıkıntıyı siyasi kanaldan söküp atabilmeli.’
PKK terörüne karşı net tavır alacak bir Kürt partisinin ‘ne denli gerçekçi’ olduğunu sorduğumda, yanıtı şu: ‘Ilımlı, yani PKK'ya sırtını çeviren Kürt oluşumlarını geçmişte hep kapattılar. Bu oluşumlardan çekindiler. Türkiye'de derin devlet, mesela Şerafettin Elçi'nin partisini hemen kapattı’. Aynı kaynak , ‘Bugün de Türkiye'de PKK'dan bağımsız, teröre karşı, Leyla Zana'ya da sıcak bakmayan yeni, farklı, ılımlı Kürt partileri kurma çabasındakiler var’ diye ekliyor. Görüşleri ABD resmi çevrelerinde de dinlenen bu uzmanın gözüyle, terörizme karşı tavır aldıkları sürece, Kürt milliyetçiliği ya da bölgecilik yapan siyasi oluşumlardan korkmamalı Ankara’’ diyor Çongar…
Ne güzel söylüyor..
Ağzından bal damlıyor Çongar’ın.
Peki AB ve ABD’nin bu önerilerinin ertesi günü Erdoğan’ın, tartışmalara neden olan Diyarbakır gezisinin ardından yerel ve bölgesel yayın kuruluşlarına Kürtçe yayını da kapsayan "anadilde yayın" izni verilmesi yönünde hazırlıklara başlanmasını istemesini nasıl karşılıyorsunuz?
Acaba yakın bir gelecekte, öğrenci yokluğundan kapanan Kürtçe Dil Kurslarının da devlet eliyle yapılması talimatının verilmesi olasılığı sizce ne kadar kuvvetli?
Peki ‘’Durum’’ ve mâdem üst makamlarla hatlar kopuk yahut onlar dilimizden anlamıyorlar; ‘’Durumdan çıkarılan Vazife’’ nedir, ne olmalıdır?
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt bir süre önce ‘’Türkiye’nin Irak politikası yoktur’’ deyip pimi çekmişti. Bu; ‘’Durum’’du.
Büyükanıt geçen gün Ege Ordu Komutanlığı devir tesliminde ‘’Vazife’’yi de açıkladı.
“Tüm dünyada bir dönüşümün var. Bu dönüşüme çeşitli isimler takılıyor. Büyük Ortadoğu Projesi diyorlar, şunu diyorlar, bunu diyorlar. Dünyada başta ortadoğu olmak üzere dönüşüm süreci yaşanıyor. Önemli olan Türkiye’nin bu sürece nasıl katkıda bulanacağı, nasıl yöneteceğidir. Geleceği yalnız başkaları değil, bizim de çizmemiz, görmemiz lazım. Peter Drucker'in bir sözü vardır, ‘Geleceği tahmin etmenin en güzel yolu, onu yaratmaktır’ der. Geleceği nasıl tahmin ediyorsanız, eğer onu şimdiden yaratabiliyorsanız başarılı olursunuz'' dedi.
Çok güzel.. Baştan beri biz de zaten onu söylemiyor muyuz?
Türkiye Kuzey Irak’a girmeliydi, kendi inisiyatifi ile girmeliydi, Amerika’nın yedeğinde değil, Amerika’ya rağmen girmeliydi..
Irak’ta, Kafkasya ve Balkanlar’da, Boğazlarda, Karadeniz, Ege veya Akdeniz’de vâr olmanın; Türk olarak vâr olmanın yolu kimseye eyvallah dememekten geçer.
BOP veya adı başka ne olursa olsun bu coğrafyada saygı görmenin yolu piyon olmaktan değil, vezir veya şah olmaktan geçer.
BOP eğer Amerikan plânıysa; sana verilen görev ve değer ancak Amerikan emellerine uygun hareket ettiğin sürece bir anlam kazanacaktır.
Türkiye, ‘’ilgili coğrafyası’’nda neden sadece kendi milli menfaatlerine, sadece kendi inisiyatifi ile ‘’uygun’’ davranışlar içerisinde olmasın?
Peter Drucker lâfı çok uzatmış; Anadolu’da, ‘’kendi göbeğini kendin keseceksin’’ derler.
Başkasını bilmem ama ben Büyükanıt’ın bir yıl sonra bu günlerde başına bir ‘’idari’’ kaza-belâ gelmeden Genelkurmay Başkanı olmasını dört gözle bekliyorum.
O zaman, geçen sene ‘’İstinye’deki Pentagon’’ da gerçekleştirilen 4 Temmuz Amerikan Bağımsızlık Günü resepsiyonuna Birinci Ordu Bandosunu neden gönderdiğini de sorma imkânımız, umarım olur.
Tekrar söylüyoruz:
Kerkük’teki PKK bayrağını indirmezsen Diyarbakır’ı da, Karadeniz’i de koruyamazsın.
Süleymaniye’de askerinin başına çuval geçirilmesini; Erbil-Mersin-Atina üçgeninde Türk bayrağına hakaret edilmesini; Lefkoşa’da meydanlarda Türkiye aleyhinde bağırılıp gösteriler yapılmasını da engelleyemezsin.
Kerkük’te dikilen o bayrak, yine Kerkük’te indirilmelidir.



Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

1 - KERKÜK’TEKİ HANÇER - 2
2 - KERKÜK’TEKİ HANÇER - 1
3 - BİR VAY, İKİ VAY, ÜÇ VAY