Arabic Turkish
 
2009-08-07   Arkadþýna gönder
5592 (1453)


MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: SON SÖZ ( 1 )


Necmettin BAYRAKTAR

( Araştırma )


Müzik deyince akla ilk olarak enstrüman, notlar, ritim ve beste gelir. Müzik sözlü veya sözsüz olabilir. Sözlü müzik bir metinle, besteyi birleştirir. Bu metin, çoğunlukla şiirdir veya – en azından biçimsel olarak – şiire benzer. Müzik doğada bir su akıntısının sesi, ya bir rüzgâr sesi, ya da öten bir bülbül sesi olabilir. Ama müzik sanatı, kendiliğinden oluşmuş biçimde doğada hazır ve nazır değildir, başka deyişle “ doğal ses “ müzik değildir. Sesin müzik sanatına dönüşmesi için, işin içine emek katmak gerekir. Bir müziksel olgu olan dilde müzik, belli bir sistematik içinde kurulan, ton ve retim kalıbı, yani belli kodlara ve kurallara uyan, duyusal yönelişler ve canlandırmalar sunan, ama kavramsal kesinlikler içermeyen soyut bir dilde tek başına yeterli olabilmekte ve kendine özgü imgeler üretebilmektedir. Sözün, müziğin tonlarına ve ritmine uyduğu sözlü müzik örneklerinde ise bir paralel akış söz konusudur. Müziğin sadece ritim ve melodi unsurların kullanıp, insan sesine ağırlık veren ve sonunda nesilden nesile aktarımı Batı müziğindeki gibi nota yoluyla değil, meşk yoluyla sağlanan bir şahsi üslup ve ifade müziği söz konusu olmuştu.
Irak Türkmen Müziğinin, geleneksel bir aktarım ve eğitim yönetimi vardı, o da meşk, öğrencinin, bir ustadan dinleye dinleye eseri öğrenmesine dayalı bir yöntem, bir yazısıyla ( nota ) eserlerin kâğıda geçirilmesi engellemiştir. Bu yüzden bestelenen eserlerin çoğu unutulmuş, unutulmayanların çoğu ise değişmiştir. Sözü edilen insan ağırlık verme özelliği bizim müziğin ezgiden ziyade bir söz ( güfte ) müziğin de geliştirmiştir. Sözlü müzik denen özne bu dönemde ( 1960 öncesi dönem ) enstrüman kullanmadan müzik yapmak iddiası vardı. Halbuki bu müziğin tarih içinde seyri ve gelişmesi, çeşitli Türk devletlerinin birbiri ardınca kurulan içindeki kültür hayatı ile yakından ilgili böyle bir iddia yoktur, bu demektir o dönemlerde az da olsa enstrüman kullanıyordu. Son Türk devletinin ( Osmanlı devleti ) yıkılışından sonra bir nevi aksamalar girmişti bu müziğe. Bestekar ve müzisyen Hüseyin Bahattin şöyle diyor “ Osmanlı devletin yıkılışıyla bizim müziğimiz biraz aksadı, yalnız folklor üzerinde çalışanlar olmuştu “ . Irak Türkmen müziği bu yıkılışta diğer milletlerin müzikleri gibi kesintiye uğramıştı. Doğrusu bu kültür birimi kendi kabuğuna çekildi, yenileşmelere, modernleşmelere yüz çevirdi. Oysa Türkiye’de Türk müziği ne devrimler yaşıyordu, Tamburi Cemil Bey’den Sadettin Kaynaklara kadar. Bu gelişmelerden bizim müziğin hiç haberi olmadı, yerinde sayıyordu. Ama kök sağlam kalmış, ileride bir malzeme olarak büyük bir yapının temelini oluşturacaktı. Dr. Mahir Nakip şöyle diyor “ Osmanlı devrinde başlayan siyasi ayrıklar musikide, kök aynı olmakla beraber, dalların farklı, güzellikte meyveler vermesine sebep olmuştur “ ve şöyle devam ediyor “ Sınırların birbirinden uzaklığı Kerkük Türk Halk müziksi ile Azerbaycan Türk müziğinin arasında kök beraberliğini yok edememişti “. Burada denilen kök bizim müzikte başta olmak üzere Makam, Hoyrat ve Türküler demektir. Peki, makam ne demektir? Hoyrat ne demektir? Türkü ne demektir?
Makam Klâsik doğu müziğinde bir dizinin işleniş biçimine verilen addır. Araştırmacı Ata Terzibaşı şöyle diyor “ Irakta makam terimi, zemini, mayanı, kararı ve karargâhı olan ve özel melodik seyre tabi tutulan uyumlu ses parçalardan kurulmuş usulsüz - ama ezgiye eşlik eden müzik eserleri usullü – olan bir çeşit üzün hava ezgisi için kullanır “ ve şöyle devam ediyor “ Makamın yerli biçimiyle özel ezgilerle söylenmesi olayına Türkiye’de rastlanılmamaktadır. Ancak Irak makamlarını bir bakıma Türkiye’nin gazel forumuyla karşılaştırmak mümkündür. Her iki formunda melodik seyri bakımından ayrı ayrı özellikleri bulunmakla birlikte, sesle yapılan birer taksimi ektirmeleri, zemin, mayan ve karar gibi ortaklı fıkraları kapsamları hep benzeri nitelikte olduklarını gösterir “ ve şöyle ekliyor “ Makam biçimi aslında Kerkük’e ait bir ezgi olduğunu, Musul’un baş makamşinası sayılan 1905 doğumlu usta Arap ses sanatkarı İsmail fahham, Bağdat’ta yayınlanmakta olan ( Elfa Ba ) dergisinin 21-11-1979 Tarihli 552’nci sayısında yaşlı ustaların anlattıklarına dayanarak yaptığı açıklamasında şu veciz sözlerle belirtmiştir: burada birçoğunun bilmediği bir hakikat vardı ki o da, makamın Kerkük’te doğup Musul’da geliştiği ve Bağdat’ta son bulduğu meselesidir… bu görüşte doğruluk payı büyüktür. Ancak bazı makamların Bağdat’ta, bazıların Musul’da, hatta bir kısmının Azerbaycan’dan Irak’a gelmiş olmaları muhtemeldir. Ama ne var ki bizim, sözünü ettiğimiz makamlar, başta Kerkük olmak üzere Irak’ın muhtelif yerlerinden özel kalıplara dökülerek gelişmiştir. Irak’ta, ister Türkmenler olsun, ister Araplar arasında olsun, kullanılan makamlar şunlardı : Afşar, İbrahimi, Urfa ( divan ), Beşiri ( Hoyrat makamdır ), Bayat, Çargah, Pençegah, Hicaz, Hüseyni, Rast, Saba, Segah… “ ve Ata Terzibaşı sonunda şöyle diyor “ saydığımız makamların kırkı kadarını tanınmış ses sanatkârı Kerküklü Molla Taha 1925 yılında Beyazafun plaklarına okumuştur “.
Hoyrat Güneydoğu Anadolu’da Irak’ta Türkler arasında makam ile ya da tek başına( özellikle Kerkük’te ) söylenen bir çeşit ezgi, başka deyişle uzun havadır. Prof. Dr. Suphi Saatçi şöyle diyor “ Kerkük Halk müziğinin, genel bir tasnife tâbî tutarsak bunları kırık havalar ve uzun havalar biçiminde iki ana kümeye ayırtabiliriz. Kırık havalar bilindiği gibi, ölçülü olan ezgilerdir. Bunlar Kerkük’te daha çok besteler ( Türküler ) denilmektedir. Uzun havalar ise ölçüsüz ve serbest ağızla okunan ezgilerdir. Kerkük uzun havalardan hoyratlar oluşturur. Hoyrat biçimin de telaffuz edilen bu kelime, sözlük anlamı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bu arada matemlerde söylenen ağıt dörtlükleri, kerem havası, divan havası, bir de gazel ve makam havaları vardır “ üzün hava olarak bazen makam olarak geçer uzmanların ağzında, sayıları 20’nın üzerindedir. Muhlif, Beşiri, Kesik, Yolcu, Ömergele, Müçalla, İskenderi, Mazan. Nöbetçi, Delihasan, Yetimi, Kızıl, Dermangah, Matari, Kürdü, Hoyrat - Makam ve diğerleri.
Türkü hece ölçüsüyle yazılmış ve halk ezgileriyle bestelenmiş ya da diğer adıyla mani geçmiş bir ezgi biçimdir. Müzik terimlerine göre ona kısa hava denilir.
Peki, Makamla Hoyratın arasında ne faklar vardı? Bizce müzik bakımından bazı farklar vardı, ama en önemlisi hoyrat Irak Türkmenlerinin bir simgesi olmasıdır. Ata Terzibaşı farkları şöyle sıralıyor
“ 1- Hoyrat gür, yüksek ve dik çıkışla seslerle temayız eder
2- Makam ezgilerin mayan ve karar alanı daha geniş ve dağınık olup katma parçalarla doludur. Bu parça ve ya kıtalar sanatçıdan sanatçıya göre değişiyor ve azalıp çoğalıyor. Hoyrat ise sesin gezinti alanı pek küçük olmakla birlikte – ki bazı hoyratlar onu buluyor – teğenni serbestliği da sınırlıdır, yani çağırıcı hoyratın ses dizilerini zevkine göre değiştirmez ve bunlara başkasına ekleyemez
3- Makam ezgileri birbirinden fıkralar aldığı halde hoyrat ezgileri baştan sona dekin sadece kendi nağmeleriyle söylenir ve hiçbir hoyrat ûsulüne başka bir hoyrat ûsulün fıkraları karıştırılmaz
4- Hoyrat ezgilerini özel tadıyla duyup, makam ezgilerinden kolaylıkla ayırt edebilmek meraklılarca mümkün ve gayet tabi bir olaydır.
Halk hoyratı makamı ayrı gördüğü için hoyrat söylemeğe ( çağırmak ), makam söylemeğe ise ( okumak ) diyor. Hoyrat söylene ( çağırıcı ), makam şinasına ( okuyucu ) diyor “. Bizce bu bir pazar dilidir, yazılarda ikisine de okuma denenir.
Ama Dr. Mahir Nakip yukarıdaki farkları tamamlayarak şöyle sıralıyor “ Anacak hoyrat okuma geleneğiyle makam okuma geleneği arasında ciddi farklar vardır. Bu farklar özetle şunlardır:
Makam Havaları Hoyrat Havaları
- Başka makamlardan geçkiler yapılır. – Gecki yoktur
— Okuyuşu serbest olduğu halde, fon olarak çeşitli- - usul yoktur ( bizce ûsulü vardır )
ûsuller kullanılır
— Atışmasızdır. – Atışmalıdır
— Klasik unsurlarla beslenmiştir. – Otantik kalmıştır.
— Süre olarak okunuşu uzundur. – Okunuşu kısadır
- Bazı Kerkük hoyratları ya birer makam ya da- - Makam, hoyrat okuma geleneğinin bir parçası birer geçki halini almıştır olmayıp, hoyrata geçiş için ayak olarak alınmaktadır “.
Bu müziksel zenginliği içeren ve ağırlığını taşıyan Türkmen kültürü 1918’den sonra emin ellerde miras olarak kalmıştı. Diğer milletler gibi bilime dayalı bizde dahi bir müzesiysen çıkamadı ( çıkamazdı, bir sürü nedenlerden dolayı ) bu biriken malzemeyi alsın, kullansın ve bu müziği ilerlere götürsün. Ancak bizde eski geleneğe bağlı bir sürü sanatçı çıktı ( çoğu okumağı yazmağı bilmeyen ), bu kültürü en azından korumağa çalıştılar:
1- 1918- 1945 arasında göze çarpan sanatçılar. Molla Taha, Yasin Bağvan, Emin Bağvan, Salih havala, Ahmet Piçkola, Hama Pire, Osman Teplebaş, Topal Molla Mehmet ve diğerleri
2- 1945’den sonra çıkan sanatçılar. Reşit Küle Rıza, Mustafa Kalayı, İzzettin Nimet, Mehmet Gülboy, Sıdık Bende Gafur, Sıma Berber, Faik Neccar, Mustafa Alik ve diğerleri.
Bu saydıklarımız sanatçıların bir kısmı 1970’lere kadar sanatlarını devam ettiler, Radyo çağına yetiştiler ama içerikleri boşalmıştı, verecek yeni bir şeyleri kalmamıştı artık. Ne yazık ki aynı şeyi şimdi genç sanatçılarımızda görüyoruz, folklor adına eskileri söylenip duruyorlar, yaratıcılık filan kalmamıştı sanki…..
1960’lara gelince bir hareketlik oldu durgun müzik gölünde. Devrim diyecek kadar gelişmeler oldu. Belirgin, kategorik, atik, yalınızca basit, geniş kitlenin dinleyebildiği, beklentisi yanıtlamak, onun doğrultusunda bireyin tercihlerine yaklaşan bir müzik türü oluşmuştu. Ayrıca, tüm bir modern gelişmenin atik sorunu olarak okunma da mümkündür ve belki doğru alan da budur. Sanatın, atik bir temelde kazandığı anlam ve işlev kendisi bu anlayış çerçevesinde gösterebilir ancak. Çünkü sanat doğayla birlikte atiğin kendi koşulların temellendirebildiği belki de tek alandır. Bu bağlamda şu olasılığı gösteriyor: Irak Türkmen müziği kendisini, ezoterikten, kesintilikten çıkartacak bir süreklilik içinde ve sistematik bir üretimlilik içine girmişti. Özellikle sanatsal alanda çeşitli etkiler, ama daha çok da sezgiler, duyumsamalar, belli yönelimler getirmiş, ama onlar da bir süre sonra aşılmıştı. Bu müziği aniden böyle bir atağa atılışı ve bu gelişmenin başta sebepleri ne olabilir. Doğrusu Irakta bir rejim değişliği yapıldı, kraliyetten aniden cumhuriyette geçiş yapıldı. 14 Temmuz 1958 inkılâbı, bir sarsıntı gibi oldu ilk önceleri, sonra kanlı yüzünü göstermeğe başladı, Musul’da Musul katliamı, Bağdat’ta Umu-tubul katliamı ve Kerkük’te Kerkük katliamı. 14 temmuz 1959 Kerkük katliâmını Dr. Mahir Nakip şöyle görüyor “ 14 temmuz 1959 Kerkük katliâmından sonra aşırı milli şuur, Irak Türklerin Anadolu Türk kültürüne yakınlaşamaya itmiştir “ …
2 Şubat 1959’de Bağdat Radyosu Türkmence kısmının açılışı. Başlangıçta yarım saatlik olarak orta dalgadan yayın yapıyor, haberler ve birkaç şarkı sunarak kapanıyordu. Zaman ve yıllar ilerledikçe süresi 3,5 saate çıktı ve Irak Türkmen kültürünü, özellikle Türkmen müziğini ilerlemesine neden oldu. Spiker ve edebiyatçı Adnan Sarıkahya şöyle anlatıyor “ Türkmence Radyosu açılışında, diyelim 1960’den 2000’ne kadar, 40 yıl boyunca Türkmen sanatını ve edebiyatın bu duruma getirdi. Eğer Türkmence Radyosu olmasaydı, Türkmen sanatı ve edebiyatı diyebilirim ki büyük çapta yok olurdu. Onu korudu, sağlığını sürdürdü ve bu duruma getirdi “…
Bütün bu öğelerle değerlendirdiğimiz zaman, bizim adını koyduğumuz gelişme ve yükselme dönemi dar koşullarda, sınırlı bir bilgi birikimiyle ürettiği eserlerin ne kadar büyük olduğunu görüyoruz. Doğrusu bu üretim uğrayışı gün gittikçe, sayıda çeşit, kalitede güç kazandı, elle tutulan, gözle görünen bir ilerlime oldu. Bu ilerleş yolun üzerinden rahatsız edici ufak tefek taşlar titizlikle alındı, mesafeler kısaltıldı, üzerinde sağlıklı kökler dikildi, kökler filizlendi ve barını vermeğe başladı. Birbirine bağlı olan bu kök ( Makam, hoyrat ve türküler ) ileri bir düzenin ve doğa yasalarına uyarak bir emek ürünüdür elbette. Gözümüzü kamaştıran bu dönemdeki ürünler ( ister makam, hoyrat usulleri, istersin bunlardan çıkan ileri derecede besteler ) birbirine bağlayan ortak birkaç özellikleri vardı:
1- Bu dönemde tâ başından itibaren Türkmen eserlerin Arap çalgıcılarıyla ( müzisyen Cemil Beşir gibi ) eşlik ettiğinden dolayı Arabesk kategorisine girmişti. Bu bakımda Müzisyen Hüseyin Bahattin şöyle diyor “ 1960’den sonra müziğimiz bir Arap havasına girdi, çünkü müzisyenler hepsi Arap idiler “. Sanatçı İbrahim Rauf şöyle ekliyor “ Bizim kaydettiğimiz, müzik çoğunlukla Arabesk olarak geçerdi, çünkü saz filanla değildi, içine Arap müziği girerdi, Türk Klasik müziği bile getirsen bizde Araplaşıyordu “. Ama ileride Milli Türkmen müzik topluluğu kurulunca bu kendinden gedecek, yerine özgü Türkmen müziği gerecektir…
2- Bu dönemde ilk kadın sanatçı çıktı, Kerkük Kızı ( Selime ). Türkmen Radyosunda sesini duyuran, Irak Türkmenlerin ilk kadın ses sanatçısıdır. Radyoda okuduğu şarkı ve türkülerle sanat hayatını yaşatmış ve hoyrat tarzında Muçula ve Muhalif usullerini ustalıkla icra etmiştir. İbrahim Rauf şöyle diyor “ Kerkük Kızı madde için değil memleket sevgisi için sanatçı oldu. Öyle bir fedakâr, birinci derecede büyük bir sanatçı ortaya çıkmıştı ki ses tabakası tam bir Türkmen kadın sesidir, o tam bir hanımefendidir “. Sosyal hayatımızda kadının konumu ile ilgili eski geleneği yıkan, cesur, müstesna bir kadın olarak tanınmıştır ve başka kadın sanatçılara yol açmıştı. Nitekim onun ardından ses sanatçı Zeynep Demirci çıkmış müzik hayatımızı zenginleştirmişti.
3- Radyo yoluyla Kerkük dışından katılan sanatçılar tanınmışlar, büyük üne kavuşmuşlar, örneğim Erebil şehrinden Yunus Hattat, Faik Bezirgan, Nurettin Asaflı, Mehmet ve Cebbar Ebilli. Telafer şehrinden Yasin Yahyaoğlu. Tüzhumatı’dan Ekrem ve Hamit Tüzlü..
4- Bu dönemde Monolog denilen hayatımızı, doğrusu sosyal hayatımıza giren aşırı moda düşkünlüğü ve bunun gibi hastalıkları eleştiren, hafif müzik nitelikte şarklar çıkmıştır. Bu tür müziğin yıldızı elbette Nüge Beg olmuştu. Söylediği şarkılar büyük beğeni kazanmıştır. Örneğin Tewistdege, ağzında çığarası altında arabası var. Kara kaşlı Hatice ve diğerleri..
5- Büyük udiler bu dönemde çıktılar örneğin Mehmet Kalayı ve Salih Sabır ki müzikleriyle bütün milleti büyülediler. Usta Sanatçı Mehmet Kalayı’nın güzel sesine rağmen ud icrasında büyük bir ustalık göstermiş. Onun udunu dinleyen bir daha unutmazdı. O ki arkadaşı ve dostu keman ustası İlham Merdan ile birlikte bir müzik topluğu kurdular ( Kızılay Topluluğu ), belirli aralıklara folklor dayalı çalışmalar yaptılar. Abdulvahit Küzeçioğlu, Abdurrahman Kızılay, Ali Kaleli, Sami Celali, Tahsin Kerkükoğlu ve Sati Köpürülü bu topluluğa katılmıştı. Beraber çok konserler verdiler. Mehmet Kalayı’ya gelince o uduyla yeri yerinde oynatıyordu. Onun değeri ancak Irak’ta Münir Beşir’le, Mısır’da Ferit Atraş’la ve Türkiye’de Şerif Muhyettin’le kıyaslana bilinir.
6- 1970’lerde Milli Türkmen Müzik topluluğu kurundu. Ömrü üç yıl sürdü, sonra kapatıldı, ama televizyonda 1988’e kadar sürdü ve kapatıldı. Bu bakımda Hüseyin Bahattin şöyle diyor “ 1970’lerde Milli Türkmen topluluğu kurulunca, Türkmen kimliğini yansıtmağa çalıştı bunun için ona savaş açtılar ve o topluluğu dağıttılar “ Bu topluluğun fikir babası büyük şair Salah Nevres olmuştu, yanında tiyatrocu Enver Mehmet Ramazan, ressam Abbas Ernay, müzisyenlerden Hüseyin Bahattin ve Celal Vendi. Bu topluluk büyük sanatçılar çıkartı, örneğin Yaşar Mustafa Kemal, Yılmaz Erol, Yüksel Şeney ve Fethullah Altınses.
7- Bu dönemde büyük söz yazarları çıkmıştı, müziğimize sözleriyle yeni bir ruh vermiştiler, ister hoyratta olsun ister türkülerde. Örneğin: Salah Nevres, Mehmet İzzet Hattat, İzzettin Abdi Beyatlı, Mustafa Kemal Denden, Ahmet Otrakçı, Sabır Demirci, Cumhur Kerküklü, Sirvan saçıüzün, Abdulkadir ve İsam Dabbağoğlu.
8- Bu dönemde Türk sanat müziğin dalında ve ona benzeyerek Türkmen ûsullü Şarkılar bestelenmişti, örneğin:
Köye Hasret ( Saba Makamı )
Söz : Mehmet İzzet Hattat
Müzik : Talat Sönmez
Okuyan : Talat Sönmez
Nesimi’n Feryadı ( Çargah Makamı )
Söz : Nesimi
Müzik : Mehmet Rauf
Okuyan : İbrahim Rauf
Başlangıçta bunlara ağır ritimli şarkılar diye ad verildi. Çünkü yeni bir müzik türüydü ama sonra örnekler çoğaldı ve belirgin bir hale geldi.
9- Bu dönemde Kerkük hoyrat usulleri ve türküleri Türkiye’de Türk sanatçılar tarafından el alındı, derlendi, Radyo bantlarına kayıt oldu, Televizyon programlarında okundu, kimi zamanlar kasetlere dolduruldu ve dileyicinin beğenine sunuldu. Sonunda bu eserler yarışmalarda ödüller kazandı ve en önemlisi bütün Türklerin beğenini kazanmazı oldu. Önde gelen sanatçılardan: Mustafa Geceyatmaz, Neriman Altındağ, Nezehet Bayram, Saniye Can, Muzzez Türnük, Nuri Sesigüzel, İzzet Altınmeşe, Mehmet Özbek, İclal Akkaplan, İbrahim Tatlıses; Silda Bağcan ve Zara…
10- Eskiden Sanatçılara hor gözle bakılırdı, ama bu dönemde bu bakış acısı değişildi, sebebi ciddi, vakur, dürüst sanatçıların çıkması, onların güzel besteler yapmaları, ister güzel sözlerle, ister ciddi müzikleriyle bütün milletin saygısını ve beğenisini kazanmıştılar…
11- 1960 önceki devirde bulunduğu hastalıklar, daha nazik dille eğer söylesek olumsuzluklar bu devirde de devam etti. Burada maksat Müziği bir bilim olarak öğrenmek, bizim müziğimizi o çağdaş bilime dayanarak yorumlamak ve ileri derecede şah eserler yaratmaktır, bu bakımda İbrahim Rauf şöyle anlatıyor ( Biz yeni eserlerimiz Bağdat’ta gidip Türkmen Radyosuna bağlı uzman müzisyenlere verirdik, yeni bestelerimizi değerlendirsin diye. Birçok defa müzik bilimine uymayan kırık dökük besteler getirirdik, nitekim bir defasında Arap müzisyen Talip Karaoğlli beğenmedi benim getirdiği besteyi, müzik bakımında çok yanlışlıklar var dedi. Bizim Türkmen Müziğinde sizin gibi okumuş bestekârlar yoktur, ne yapalım dedim ben ). Azda olsa bizde okumuş müzisyenler çıktı, ama ilgi görmeyence kimi sustu kimde Arap müziğine hizmet etmeğe tercih buldu. Bu olumsuzluklar bizde halen sürüyor maalesef.
Yukarıda saptadığımız dönemin özellikleri yakın geçmişte yapılan saptamaların bir sonucudur. Bilgi hâlâ önemlidir, ama bilgiyi yorumlamak daha önemlidir. Bir zamanlar hâkim olduğu saptamalar bugün değerini yetirmiş olabilir. Hayli renkli ve zengin olan bu dönemin müziği yanlış saptamalarla yolunu şaşırmıştı ve sanatçılarımızın birçoğu gerçek değerleri bilinememiştir. Asıl sorun şimdi görünen tablonun üstündeki tozlar, başka deyişle bu tozlar alındığında tablodaki resmin berraklığı ortaya çıkacaktır. Bu ilginç benzetme doğrultusunda 1960- 1980 arasında çıkan büyük ısımlar üzerinde yıllarca biriken tozları alındığında, ışığı sönmüş ne yıldızlar ortaya çıkar, parlaklığı gözleri kamaştırır, şimdi yaşadığımız karanlık ortamı bir güneş gibi belki aydınlatır. İşte tonlarca toz altında kalan yıldızlar. MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR, yalnız müzik için yaşayan, bu sanatçıların hayat ve müziklerini inceldik, bir dem olsa da irdeledik, bu yolda kan gözyaşı düktük amacımız yeni kuşağı aydınlatmak ve attığı adımlar onu nereye götürecek diye yol göstermektir. Başarı olduk mu?





















Arkadþýna gönder



Yazarýn diðer yazýlarý

1 - KEŞKE YALAN OLSAYDI
2 - KAYADAN KAYACI
3 - FELEK
4 - DESPOT
5 - ÖLÜMSÜZ KIZILAY( 1940 – 2010 )
6 - TELAFER’İN LALESİ
7 - SEÇİM ZAFERİ
8 - SEÇİM ÇAĞRISI
9 - FATİH’İN KALBİ
10 - TELFER GÜNÜ
11 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR:SON SÖZ( 2 )
12 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 12- YILMAZ EROL, YAŞAR MUSTAFA ve FETHULLAH ALTINSES
13 - YUNUS DEMİRCİ ve NECDET KİFİRLİ
14 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 10 TAHSİN KERKÜKOĞLU
15 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 9 - FAHRETTİN ERGEÇ ( 1933 – 2001 )
16 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 8 - EKREM TUZLU -
17 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 7 (İCLAL AKKAPLAN)
18 - YARASA GECELER
19 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 5 (MEHMET KALAYI)
20 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 4 ( HABA ve TATLISES )
21 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 3 (KIZILAY ve ÖZBEK)
22 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 2 (KÜZECİOĞLU ve KERKÜK KIZI)
23 - MÜZİK İÇİN YAŞAYANLAR: 1 (RAUF KARDEŞLER)
24 - Acı günler bitmedi EKREM TUZLU
25 - AR ZAMANI ( 2 )
26 - AR ZAMANI
27 - İki Kapılı Haykırış
28 - IRAK
29 - BAŞ ( Öykü )
30 - Yolcusuz yol
>>Sonraki >>